Monday, February 23, 2015

Ben genel olarak yasamayi seven bir insanim. Iste tam da bu yuzden yasgunlerimi neden hic sevmiyorum, anlayamiyorum...

Dusunuyorum, bulamiyorum... Gercekten bir bakinca soyle uzaktan, seviyorum ben bu hayati... 

Sabahlari uyanmak belki hickimse icin cok kolay degil, ama her sabah uyandigimda " bir aksam olsun, 8de cocuklari da alip yanima kut diye yatacagim" diye dusunmeyi ve o motivasyonla uyanmayi seviyorum... 

Sonra banyo aynasinda uykudan sismis halimi goruyorum... yine de hala aynaya baktigimda bana bakan yuzu seviyorum. 17 yasimdaki halimden, daha anlamli buluyorum.

Cocuklarin odalarina giriyorum... yorganlarin icinden cikmis ayaklari opuyorum, kokluyorum... iyi gunler cocuklarim diyorum... Mis gibi kokan saclarini seviyorum. 

Evden cikiyorum... Soguk yuzume carpiyor. Yurumeye basliyorum. Yurumeyi cok seviyorum. Yurudukce dertlerim azaliyor... Bir yerde okumustum - yururken ayaginin bastigi yeri hissederek dusuncelerindeki farkindaligini arttirabilirsin diyordu... Bazen butun dusunceler aklimin icinde ordan oraya ucusurken, sadece ayaklarima konsantre oluyorum...Her adimda bir agactan digerine ziplayan maymunlar gibi dagilmis dusuncelerim ciktiklari deliklere geri donuyor. Hepsini aliyor, yan yana diziyor, oncelik sirasina koyuyorum. Hicbir sekilde cozemeyecegim dusunceler en arkaya, bir sekilde o gun icinde cozmem gerekenler en one geciyor... Hepsinin kuyrugunu birbirine bagliyor, kafamin icine geri koyuyorum. Derli toplu duran dusunceleri seviyorum. 

Trene biniyorum... Kokmayan insanlari seviyorum...Birbirine gozunu dikip bakmayan insanlari seviyorum... Herkesin kafasini onune egip, okudgu kitap, izledigi filmden tek bir bakis bile kaldirmadan gecirdigi tren yolculuklarini seviyorum... 

Ofise geliyorum... Sevdigim insanlara gunaydin demeyi, pek sevmediklerime de sadece usulen gulumesemeyi seviyorum. Kim derdi ki, bundan 8 yil once kapisindan bile giremeyecegimi dusundugum bir ortamda, simdi ona buna selam vermekten neredeyse yuruyemiyorum... 

Sonra, sabah kahvaltilarini seviyorum... Vaktim olsa tam 1 saat kahvaltida ne yesem diye dusunurum.... yumurta mi, fistik ezmeli ekmek mi, misir gevregi ve yogurt mu? Hepsini, hepsini seviyorum...

Hele ilk kahveyi... bazen sirf ilk kahveyi dusunerek uyandigim oluyor... bayiliyorum.... ilk yudumdan sonraki iki dakika boyunca kanimda dolasan o enerji topunu seviyorum.. O anda dunyada cozulemeyecek hicbirsey yokmus gibi geliyor...O enerjiyle calismaya basliyorum...

Herkes gibi isimi cok seviyorum !!! Peki, abartmayayim, haftanin her gunu ve her saati olmasa da, cogunlugunda seviyorum diyelim... Bana bir masa, bir bilgisayar vermisler... fikirlerime inanmislar, guvenmisler...odalar dolusu insanlari egitmem icin paralar odemisler.. daha da ne isteyeyim... evet, evet ... isimi seviyorum.

Kabul edeyim, bazen bazi insanlari bogasim geliyor... evet, nadir de olsa, "su adamin yuzune acikca bir "F..ck Off" desem acaba sonum ne olur" diye dusundugum oluyor..sonra nedense o fikir geldigi gibi gidiyor, yine benden dunyanin en sabirli, en anlayisli sesi cikiyor... sinirlerime hakim olabilmeyi seviyorum, insanlara sinirlenmeden, laf carpmadan, atarli, giderli konusmadan da istedigimi yaptirabilmeyi seviyorum...

Ha bu arada, ogleden sonrasi Earl Greyimi seviyorum.. limonlu, koyu ve tek sekerli. Cok stresliyken .icince birden dunya tekrar guzel ve yasanabilir bir yer oluyor... 


Sonra isten cikiyorum, evi bulmam 1.5 saati buluyor... olsun... dedigim gibi trenleri, otobusleri seviyorum... okuyorum, arastiriyorum, yaziyorum, ciziyorum... bazen bos bos camdan disari bakiyorum... 

sonra anahtar kapinin deliginden giriyor... kapi aciliyor...gerisi opus koklas, sar sarmala... bazen bagir cagir, yemegini ye cocugum, sutunu bitir yavrum... odalara cikiyoruz.. pijamalar giyilmis... gunun nasil gecti diyince oturup adam gibi anlatan iki 6 yas tipiyle her telden konusuyoruz...ama her telden... Ozan o gun ona kaba davranan arkadaslarini bir bir sikayet ediyor... Ezgi kimle ne oyun oynamis, detaylica anlatiyor... sonra daha derin mevzulara giriyoruz...sebepli sebepsiz, tepemden inmiyorlar butun aksam... icim icime sigmiyor... cok seviyorium... 

Ardindan "babamiz" geliyor... bu babamiz lafi da ne komik, kadini nasil da etkisiz eleman yapiveriyor bir cirpida...bazen gec kaliyor, kiziyorum... ama genel olarak babamizin guzel kafasini seviyorum... gecen gun bahcede birseylerle ugrasirken seyrediyordum, bir kafa bu kadar mi duzgun olur yarabbim! 

Sonra gunun kisa ozeti...  biraz tv karsisinda kafa bosaltma... son bir fincan cay... sonra yari uykulu tirmanilan yatak ve daha yastiga bes kala dusulen uyku... uykuyu cok seviyorum..


Alternatifini dusunursen, yaslanmak iyidir demis bir bilir kisi.. Durum boyleyken, hayatimda sevmedigim hemen hemen hicbirsey yokken, ben bu yasgunlerini ne diye sevmiyorum.. hic anlamiyorum.

Tuesday, September 03, 2013

Bahar gecti, yaz geldi gecti... En sevdigim aya geldik...

Benim bir blogum vardi, bugun sevdigim bir arkadasim hatirlatti.

Niye yazmiyorum diye kendime soyleniyorum... Az da olsa, uc bes satir da olsa...

Bazen isten tum damarlarimdaki kan cekilmiscesine yorgun geliyorum.

Son zamanlarda ofiste 3 saat, 4 saat, 6 saat araliksiz konustugum gunler oluyor...Yeni is, yeni yeni maceralar yasatiyor.

Ama su andaki en onemli maceramiz, yarin ilk siniflarina baslayacak Ezgi ve Ozan.

Saatlerce heyecandan uyuyamadilar yukarida... Fisir fisir sesleri geldi.

En sonunda, "anne bizle yatar misin 2 dakika" diyerek merdivenlerde gorunuverdiler.

Gittim, ikisini de alip bizim yataga attim, yattim aralarina... "ben de kucukken tatilin son gunu heyecandan uyuyamazdim" dedim. Ezgi: "Anne sen kucukken yuzun buyuktu ama vucudun kucuk muydu?" diye anlamli bir soru sordu.. Ardindan Ozan: "Anne sen buyuyunce kac yasinda oldun" diyerek baska bir boyut katti konusmamiza. Ayni yasta bir kiz ve bir oglanin annesiysen, muthis bir yetenek gelistiriyorsun istemeden... Hic alakasiz ve kesinlikle hicbir sekilde ilgilenmedigin iki konuda ayni anda son derece hevesli ve istekli gorunerek sohbet edebilmek gibi. Zira yataktaki muhabbetimiz bir noktada televizyonda Ezgi'nin en sevdigi cizgi filmin maalesef son bolumune gelmesi ile Ozan'in en sevdigi ucak modelleri arasinda gitti geldi.

Sonra iki dakika doldu, ben yataktan ciktim, "Cok heyecanlanirsaniz, birbirinize sarilin" dedim... Daha arkami donup odadan cikmadan, bizimkiler simsiki sarilip yataga gomulmuslerdi.

Benim iki yavrum buyudu... Abi, abla oldu... Ne kadar sukretsem az. Yarin girecekleri kapidan daha da buyuyup cikacaklar. Hayatlari artik tamamen degisecek, guzellesecek, bazen cok da guzellesmeyecek. Isin icine rekabet girecek, cok calismak girecek, basari oldugu kadar belki bazen basaramamak da girecek...

Tek dilegim birbirlerinden hic ayrilmasinlar... Birbirlerine iyi gunde, kotu gunde bugun sarildiklari gibi sarilsinlar. Birbirlerinin akli fikri olsunlar, biri dustugunde digeri kaldirsin.

Ve en onemlisi karsilarina hep iyi niyetli insanlar ciksin...Ne yaparlarsa yapsinlar, mutlu olsunlar, huzurlu olsunlar. Mutlak bu dunyanin derdine dusecekler, onlar kendiliklerinden dusmese bile eminim, anne baba olarak biz dusurecegiz bu mentalitenin icine, ama dilerim iclerinde bir yerde hep sigindiklari baska huzurlu bir dunyalari da olsun.

Yavrularim, dilerim su iki dakikacikta paylastigimiz dunya dolusu mutluluk tum okul hayatiniz boyunca yasayacaklarinizin baslangici olsun.






Thursday, April 25, 2013

Tabii cok uzun zamandir yazmayinca, insan neresinden baslayacagini sasiriyor...

Halbuki kosem bucagim, "bunu da yazmaliyim" dedigim notlarla dolu. Ama akil notu benimkiler. Her seferinde, ya kalem ya kagit bulamamaktan, ya da olmadik durumlarda yakalanmaktan kurtulamayip aklima yazdigim notlar... dusunceler... 


Mesela. "donmeli miyiz, donmemeli miyiz" cikmazimizin doruklarinda oldugumuz bir gun, Ankara'da bir alisveris merkezinde dolasirken kendi kendime:

" Vitrinde gorup, begenip denemek istedigin, ama ardindan almamaya karar verdigin ayakkabilari kafana firlatir gibi toplayan saticilar oldugu muddetce bu memlekete donulmemeli."

diye dusundum... 

Ne kadar luzumsuz ve bos bir sebep degil mi? Ama dogru... Beni resmen hayattan sogutuyor bu adamlar.. Insanliga inancim azaliyor. Ve memleketimde sagolsunlar bolca varlar... Kucuk dukkanlarda artik mecburiyetten, buyuk dukkanlarda burnu buyuklukten yapiyorlar belki, ama maalesef oradalar..

Hemen aksamina, meshur Tavaci Recep'imize gittik. Kapida her zamanki gibi Sef garson ve ekibiyle "Abim! yengem! hosgeldin, basim gozum ustune" muhabbeti.... Nasil bir hurmet, ikram, yani bahsisi saf altin ustunden versen, dunyanin hicbiryerinde gorulmeyecek zariflikte bir ihtimam. Cocuklara visne suyu istedik mesela bir ara, "Yengem sen hic  merak etme, ben onlarinkini azicik ocakta isitip getiririm" diyecek kadar kendince ince bir dusunce  - ki "Allah askina isitma abim, hic visne suyu isitilir miymis yaa " diye yalvar yakar vazgecirdim adami. Bunlari da gordukce insanin resmen postu oraciga seresi geliyor.


Ote yandan, bu kadar zamandir, biz donersek 23 senedir Turkiye'de yasamamis bir Tuna olaya nasil adapte olacak, nasil sirasini kapan, kaldirima tukuren, arabayi ustune suren birinin girtlagina yapismadan  yasayacak diye dusuneduralim, Tuna'dan bir tane daha yapmisiz da haberimiz olmamis...

Kucuk Tuna diye adlandirdigimiz Ozan efendi, Turkiye seyahatlarimizin buyuk bir kismini korna calan yesil yanmadan sarida gecen veya azicik ortalamanin ustunde hizli giden Mumtaz dedesini devamli " Dedeeee, yanlislikla mi gectin? Yanlislikla mi korna caldin?? Yanlislikla mi hizli suruyoon??" diye sora sora canindan bezdirdi.. "Yahu bunlar normal seyler burada oglum, bisey yok" desek de "yok dedem yanlislik yapti, bi daha yapmayacaksin dimi dede?" demek suretiyle mutemadiyen  kendini telkin etti. Park edilmez isaretlerinin onune zank diye parketmis sira sira arabalara her seferinde sasirip "Baba bunlar yaramaz arabalar mi? Yanlislik mi burada durmuslar?" deyip, boyle ilgili isaretin onune goz gore gore parkedenlerin akli basinda insanlar olabilecegine bir turlu akil erdiremedi.

Biz 13 senedir bu gelgitleri yasaya yasaya bu memlekette yasayip gidiyoruz bakalim hala. Ne olacak bu hikayenin sonu... Ne zaman kafamiza dank edecek aslinda burada mutlu oldugumuz....ya da orada daha mutlu olacagimiz. Ben de sonunu merak ettigim bir filmi izler gibi izliyorum.

Bu esnada, 2013 beni ilk 4 ayinda son derece memnun eden bir sene oldu - cok sukur. Bir sekilde kendimle birlikte cevremdeki herkes icin de taslar yerine oturdu... Sanki butun eksikler bir bir yerini buldu, ilahi adaletten alacagi olanlarin hesabi goruldu. Boyle gider mi acaba diyorum bazen? Bilmem... Gitse de gitmese de sukretmeyi bilmek lazim galiba... Tadini cikartmak..

Ustune bir de bahar geldi...

Bahar ki ne bahar... cayir cimen... kuzular... erguvanlar... bahcelerde ciglik cigliga oynayan cocuklar... aksamlari acik camlardan iceri giren taze kokular...

Daha ne olsun... 




Wednesday, October 17, 2012

Veni Vidi Vici

Tuna ile 11 senedir evliyiz, dile kolay.. cok az konuda dramatik olarak farkli dusundugumuz olur... Sagolsun, varolsun iyi kocadir, iyi damattir, hepsinden daha iyi bir babadir..Birbirimizden pek fazla sikayetimiz olmaz gunluk hayatta. Evet, biliyorum, ne mutlu bize, bravo, masallah.. vs.. vs... Ama kesinlikle anlasamadigimiz, herseferinde oyle ya da boyle kavgaya tutustugumuz ve birbirimize bir turlu tolerans edemedigimiz tek bir konu vardir ki o da tatil anlayisimizdir. Birbirimizi en cok gordugumuz donemin tatiller oldugunu  ve bu donemi de birbirimizin burnundan getirdigimizi dusunursek evliligimizin yukarida saydigim meziyetlerini tekrar gozden gecirmeli miyiz, bilmiyorum..

Saka bir yana.. Ben tatillerin yerinde duranini, beni cok yormayanini severim. Guzel bir otelde layigiyla kalmaliyim mesela, yedigim ictigim duzgun olmalidir. Hele cocuklar etrafimdaysa, oteldeki doktordan cocuk havuzuna kadar herseyimiz tam olmalidir. Daga tepeye cikip risk almam, kendimi ve kimseyi zorlamam, efendi gibi dinlenir, temel kulturel turlarimi yapar, yuvama donerim. Bundan otesini zaten yorgun kafam ve bedenim goturmez.

Tuna'da ise bendekinden degisik ve kimsede daha once rastlamadigim bir turist geni vardir. Sebebini kucuk yaslardan beri ailecek arabalariyla ve kisitli butceyle ciktiklari Avrupa seyahatlerine bagliyorum. Dusunun bu uc kafadar (Tuna, annesi, babasi) 80li senelerde dura kalka kucuk arabalariyla taa Kibris'tan Ingiltere'ye gelirlermis, artik Allah nasil bir gezme gorme aski verdiyse...Bugune gelinmis, aradan gecen 30 sene ve asilan yuzbinlerce km sonra bu ask masallah sonmek bilmemis.. Sonunda da tek rehber kitabinin kaciracagi yerler olur korkusuyla ikinci bir kitap almadan yola cikmayan, tatilden onceki 3 hafta boyunca bir proje titizliginde gunlerimizi planlayan, tatil boyunca da cocuklar gibi heyecandan sabahin korunde uyanan, ustelik yolda uyuyan filan olursa Allah korusun, uyandirip etrafa bakmasi gerektigini ogutleyen bir gezgin olmus.

Simdi, biz coluk cocuga karisana kadar bu ikimizdeki farkli turist genleri hayatimizin her safhasinda yaptigimiz gibi pazarlik sonucu orta halli bir yol buldu. Bir tatil fikri aklimiza dusmeye gorsun; once Tuna heyecanla haritalarina ve planlarina gomulur, ben de soylenmeye baslardim.. Istenilen istikamete varidgimizda; ben otele gidelim diye cekistiredurayim,Tuna o muze senin, bu katedral benim, bizi oraya buraya surukler, ama sonunda yine de gitmek istedigi heryeri tamamlayamadan tatili bitirirdi. Yine de arabayla ciktigimiz yolculuklarda "aa, bak goruyor musun, kaybolduk!!" numarasiyla cok koy kasaba gezdirmistir  bana, anlamadim sanilmasin.

Biz boyle cekiseduralim, son 3 senede bu denkleme bir de iki cocuk eklendi, malumunuz.. Gecenlerde 2 yasinda yegeniyle tatile giden yakin bir arkadasimiz gelir gelmez ustune bir 2 hafta daha izin aldi.. Tamamiyle hakliydi, cocuklu tatil zaten basli basina bir macerayken eminim Tuna da artik biraz daha hafiften alacakti..

Diye dusunuyordum gecen hafataki Italya seyahatimizden once...


Wednesday, July 25, 2012


Olimpiyat atesi aklina dustugunde heyecandan tuyleri diken diken olan insanlardan degilim ben..Hicbir zaman da olmadim.. Bugun ofiste birisi 2012 Olimpiyatlarinin Londra'da yapilacagi haberini ilk aldiginda nasil da sevincten agladigini anlatiyordu. Ben ise, 2005'in o meshur Temmuz'unu  2012'den once vatana donusumuzun mumkun olmayacagini kabullenmeye calismakla gecirdim. .. Zira pek sevgili esimin bu kutsal 2 haftaya bizzat yerinde taniklik etmeden degil Turkiyeye donmek, Londra sinirlarindan disari cikmayacagini biliyordum.. 

Biz buyurken Olimpiyat demek, Naim Suleymanoglu demekti... O hikaye de, sakatlikti, gonul isleriydi, araya giren basbakanlardi derken, 2 olimpiyat ardindan bitince bu buyuk olay bizim evde iyice bir anlamini yitirdi...Zira, dunya atlasinda yerini bile gosteremeyecegimiz ulkelerden gelen bir suru abinin hoplaya ziplaya bitirdigi yarislari seyretmek yerine, odamizda New Kids On The Block esliginde hayal kurmak daha eglenceliydi.

Aradan yillar gecti.. Ne zaman ki ben su meshur kredi karti sirketine calismaya basladim, ve su kredi karti sirketi de 2012 Olimpiyatina sponsor olacagini acikladi, ben o noktada olay hakkinda uzun uzun dusunmeye basladim...Itiraf ediyorum ki, bu dusunmelerin cogu da bilmem kac senedir konuyla ilgili yapilip duran sonu gelmez toplantilarda oldu. Herkes sirket girisinde duran devasa geri sayim ekrani yaninda 200 gun, 150 gun, 100 gun, bilmem kac gun kala mutlu mutlu fotograflar cektirirken, bu kadar alaca bulaca, gurultu, patirti, herseyin icine sokulup cikarildigi bir ton krema gibi midemi bulandirmaya baslamisti.

Olmadigim kadar komunist bir bakis acisi takinip "topu topu birkac saatlik seramonilere 80 Milyon Pound harcayan zihniyet kor olsun" diyerek daraltmayacagim kimseyi..korkmayiniz... Kim harciyorsa harciyor, alan razi, satan razi, gelen razi, giden razi.. Koskoca komisyon baskanlari boyle uygun gormus, sorup kaygilanmasi bana mi duser?? Bana olsa olsa  halkin geri kalani gibi ustume dusen sefaleti cekmek duser zamani geldiginde.. Otobuslerde, metrolarda cile cekmek, gecikmeler uzadikca devreye giren sinirleri hoplatici anonslarda Boris'in verdigi telkinleri dinleyip gulup gecmek, bavulunu kaptigi gibi gelen sporseverler yuruyen merdivenlerin sol taraflarinda durup trenleri kacirmama sebep oldukca yuzumde sevimli bir ifadeyle "aman da ne sirinler bu turistler" seklinde olayi alttan almak duser oysa.. (bu arada saka degil - gercekten belediye baskanimiz, Boris'imizin sevimli olmaya calisip olamayan anonslarini kaydetmisler, otobuslerde bekleme oldukca sanki salakmisiz da niye trafik tikaniyor anlamiyormusuz gibi bize durumu izaha kalkisiyor kendisi!!!!)

Yalniz donup dolasip geldigim soru su: Tum bu cilginligin ne kadari spor adina? Butun bu sponsorluklar, harcanan paralar, cekilen sefaletler olmasa, Italyan takiminin formalarini Armani, Ingilizlerinkini Stella design etmese,, Olimpiyat ruhu adi altnda satisa cikan her turlu ivir zivir olmasa,  yine bu dunya sporculari gelip Olimpiyat atesini yakamazlar mi? Yapilan altyapidan, ya da saglanan imkanlardan bahsetmiyorum burada.. Elbette ki, sporcunun kariyeri bu.. Onlara istedikleri imkanlar saglanacak, paralar odenecek, rahatliklar sunulacak...Ama bu sporcularin kac tanesi ortaya dokulen cilginlarca miktarda paradan payina duseni alacak.. Gunu sonunda gercekten kazanan kim olacak? Sporcular mi? Global sponsorlar mi? 

Bence sporun, sporcunun dogasindadir alcak gonulluluk..  Keske bu paralelde daha mutevazi olabilse bu isler de.. Butun bu isin icindeki komisyonlar, bir olimpiyatin basarisnin sponsor sirketlerin basarisindan ziyade, katilan sporcularin basarisi oldugunu anlayabilse, ve bunu azmin, disiplinin, sartlara karsi koymanin zaferi olarak benimseyebilse.. Bu asagidaki kareyi gorup, mucadele ruhunu kutlayabilmek icin  milyonlarca dolar harcamaya gercekten ihtiyacimiz var mi sizce?




Monday, June 18, 2012

Biz Anadolu kizlari, baskalarinin mutlulugunun kendi sikintisindan gectigini sanan bir kusak kadinin evlatlariyiz diye dusunuyorum bazen. Ben en azindan oyleyim.. Teyzem, annem, hepsi ne kadar verirsen bir o kadar daha vermelisin felsefesiyle hayatlarini baskalarini mutlu etmeye adamis kadinlardi.. hala da oyleler..

Ama anneannem..

Benim beyaz sacli, ak guvercin gibi bir anneannem vardi.. Cok guzelmis gencliginde, 80 yasinda bile goren anlardi. Iste anneannem hicbir zaman boyle kadinlardan olmadi.. en buyuk hayat felsefesi "essek kovalasin" idi mesela.. Kafasini birsey cok yorduysa "amaan, essek kovalasin" der gecer, bir daha da lafini acmazdi. Belki de bu ic rahatligiyla bir ameliyat sirasinda duran kalbi calisti, girdigi bitkisel hayattan cikti, ustune 30 yil daha yasadi... Bir gece kirilan bacaginin yuzunden yatip bir daha da 7 sene boyunca kalkamadigi yataginin icinde 88 yasinda kendi kendine - ve bana kalirsa kendi istegi ve bilinciyle -  hayata gozlerini kapadi. Oyle kontrollu bir kadindi ki, sanki istemese hicbirtaraflara gitmez, yine de hayatta kalirdi.

Ama kotu bir insan miydi? Asla.. Sadece prensipleri vardi.. Kendi evinde yasardi mesela.. Ajansi kendi televizyonda seyretmeyi severdi. Dort evlat yetistirmis, hepsine gereken ilgiyi sevgiyi gostermis, gerekmeyeni gostermemisti.. Annemi 40 yasinda utana sikila dogurmus, dogdugu gibi de 10 yasindaki kizinin kucagina vermisti. Oglen uykulari, ikindi gezmeleri vardi.. Demem o ki, kendini bilmis, kendi hayatini yasamis bir kadindi.

Tam tersine kizlari, tum bu duzeni ters cevirdi...Bu iki kiz genc yasta - biraz da mahalle baskisiyla - buyuk, varlikli ailelerin capkin, ele avuca sigmaz ogullariyla evlendi.  Evlenir evlenmez, kendilerini kalabalik sofralar kurup sofralar kaldirirken, cocuk dogurup cocuk buyuturken, yasli kayinvalidelerin tirnaklarini kesip saclarini tararken buldular. Koca olarak kendilerine secilmis oglanlar, neyse ki ozunde iyi yureklilerdi de sonradan azicik duruldular. Yine de "oglana es" den once "eve gelin" olarak secildikleri ilk gunden asikardi belki de, bizimkiler bu durumu hic anlamadilar.

Biz buyur giderken, annem calisan bir kadindan bile yogundu. Gelen giden misafirleri, evin icinde devamli bir kosede oturan yasli teyzeleri, sonbahar/kis/ilkbahar/yaz temizlikleri, gidilecek pazarlari, pisirelecek yemekleri vardi... Devamli bulutlu bir ortamda durmak bilmeyen bir donguydu bu.. Butun bu yasananlar icinde ne ara 18 yasinda girdigi evde 35 sene gecirdi annem? Kendisi icin ne yapti? Durup dusundu mu? Sanmiyorum.. Vakit dardi, is coktu bizim evde.

Donup baktigimda, annemin en buyuk zevki neydi acaba diye dusunuyorum.. Bir cevap bulamiyorum.. Bir cocuk annesinin soyle yurekten keyif aldigi, sadece kendisi icin yaptigi birseyi bilmez mi? Ben bilmiyorum..  Olsa olsa, aklima yine teyzemle oturup ictigi caylar, ve elleri bos kalmasin diye bir yandan da sardiklari sarmalar geliyor..

Butun bunlarin icinde kendimi dusunuyorum..Hayatin her dakikasindan almaya calistigim keyifi.. Yogun calisma temposu icinde iki dakika da olsa isi gucu birakip kendime oncelik verisimi... Cocuklari bakiciya birakip butun gun sokaklarda kendi basima gezisimi.. Ise gidiyorum diye evden cikip gittigim filmleri..Kendi cocuklarimdan baska kimsenin sorumlulugu olmadan yasadigim su basibos gunleri.. Vicdan azabi duyuyorum..Annemin hayatiyla karsilastirinca kendi sorumsuzlugumdan, dertsizligimden, rahatligimdan utaniyorum.

Yine de mutluyum.. Mutlu olmayi becermeyi ogrendim etrafimdaki kadinlardan ogrendigim mutsuzluklardan. Baskalariyla birlikte kendimi de dusunmeyi... Baskalarini mutlu etmeye calismaktansa kendi mutuluguma sahip cikmayi ogrendim.

Beni bu memleket mi boyle yapti diyorum bazen? Yoksa anneannemin geni bir kusak atlayip bana mi bulasti? Her ne ise durum, ondan bile mutluyum... 





Tuesday, April 03, 2012

Sisters Brothers....by Patrick deWitt

cok sevdigim bir kitap oldu su gunlerde.. Soyle bir parca var cok carpici buldum... Sanki su aralar hayata baktigimda gorduklerime benziyor:

...........The violance of her words and temper caught me by surprise; I found myself taking a step away from her. "You are a peculiar girl," I said.
"It's a peculiar lifetime on earth" she countered. I did not know what to say to that. At any rate it was as truthful a statement as I had come across................